Zum Inhalt springen

Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz’in sohbetine katılıp onun boyasıyla boyanma şerefine eren, ölümü göze almadan imanlarını izhar edemeyecekleri zorlardan zor bir dönemde İslam’a sahip çıkan, bir ömür boyu şakacıktan da olsa yalana asla tenezzül etmeyerek sıdk ve sadâkatle dine hizmet eden ve böylece Peygamberlerden sonra insanların en seçkinleri ve faziletlileri olma pâyesini kazanan Ashâb-ı Kirâm efendilerimizin Allah’a kurbet yolunda takip ettikleri sisteme “sahabe mesleği” denilegelmiştir. “Velâyet-i kübrâ”, “verâset-i nübüvvet” ve “cadde-i kübrâ” ifadeleriyle de anılan “sahabe mesleği”, insanı bir bütün olarak ele alan ve onun sadece kalbini değil akıl, ruh, sır, nefis gibi latîfelerinin hepsini doyurmayı hedefleyen Kur’an yoludur.

Saadet asrından sonraki dönemlerde de Peygamber vârisi Hak dostları tarafından en geniş cadde ve en selametli yol kabul edilen sahabe mesleğinin ilk önemli özelliği her meseleyi nasslara (te’vîle ihtimali olmayan delillere, ayet ve hadislere) göre değerlendirme gayretidir. Ashâb-ı Kirâm’ın hemen hemen bütün sohbetlerinin mevzuu Cenâb-ı Allah’ın muradını anlama, O’nun rızasına muvafık hareket etme ve hoşnutluğunu kazanma etrafında dönüp durmuştur. Onlar, karşılaştıkları her meseleye “Acaba bu konuda Rabbimizin bizden istediği nedir?” sorusuna cevap arayarak yaklaşmışlardır. Allah Teâlâ’nın razı olacağı hususları öğrenmek için Kur’an’a yönelmiş, kelâm-ı ilahîye karşı gönül kapılarını sonuna kadar açmış ve “Cenâb-ı Hakk’ın marziyâtını kelâmından anlama” hususunda tarihte eşine rastlanamayacak bir cehd ü gayret göstermişlerdir.

Bu mesleğin bir başka hususiyeti Sünnet-i seniyyeye ittibâdır; yani; Allah Rasûlü’nün (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ ve’t-teslimât) söz, hal ve tavırlarının ışığı altında hareket etmektir. Nasıl ki seven sevdiğine benzemek ister; öyle de Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e cân ü gönülden bağlı olan sahabe-i güzîn, sadece ibadetlerle alâkalı meselelerde değil hemen her tavır ve davranışlarında Habîbullah’a benzemeye çalışmışlardır. Zaten, Nur Müellifi’nin de çok kere üzerinde durduğu gibi, velâyet yolları içinde en güzeli, en müstakimi, en parlağı, en zengini, Sünnet-i seniyyeye ittibâdır. Öyle ki, Peygamber Efendimiz’in ardından gitme ve ona benzeme niyetiyle ortaya konan âdetler, örfî muameleler ve fıtrî hareketler dahi ibadet şeklini alır ve insana sevap kazandırır. Yeme-içme, oturup kalkma, alıp satma gibi sıradan iş, âdet ve muameleler esnasında Allah Rasûlü’nü düşünüp ona tâbi olmaya niyetlenen insan, âdetlerini dahi ibadete çevirmiş ve böylece her hareketiyle sevap kazanmış olur. Nitekim, Sahabe efendilerimiz bu esasa bağlı bir yolun yolcuları olarak, Rehber-i Ekmel’in (aleyhissalâtü vesselâm) her halinde bir “taabbüdî” yan olduğuna inanmış, onu adım adım takip etmiş, “şöyle yürürdü, şöyle konuşurdu, şöyle yapardı” deyip her hususta ona benzemeye çalışmış ve onun yaptıklarını milimi milimine uygulamayı dinin esası, muhkemâtı gibi görmüşlerdir.