Zum Inhalt springen

64. Risale-i Nur‘un Müellifi Kimdir ve Hayatı

Bedîüzzaman Said Nursî Risale-i Nurlar’ın meüllefidir. O, bir-iki veya birkaç meziyeti hâvi bir ferd değil, bilâkis her biri bir umman olan pek çok meziyet ve vasıfları hâiz bir ferdi feriddir. İnsanı en çok meftun eden ve O’nu o küllî şeref ve mertebeye yükselten meziyetleri arasında güneş gibi parlayan, en mümtaz vasfı, imanıdır. Mükemmel bir arif olduğu kadar fevkalâde bir ediptir. Yüksek ahlâk seciyeleri yanında, üstün bir zeka ve deha sahibidir
O’na uyanık bir vicdan ile dikkat ederseniz, nice âlimlerin, ariflerin ve mürşidlerin feyiz ve mârifetlerini onda müşahede edebilirsiniz. Buna şahit, doksan seneye yakın bereketli ömrü ve yüz küsur parçadan mürekkeb şaheser külliyatıdır.
O zât, bu şaheser külliyatıyla kıyamete kadar pâyidar olacak büyük bir tecdid hareketini başarmış, ilim ve hikmet üzerine müesses bir İslâm mektebi kurmuştur. Fikirlerin ve vicdanların küsûfa tutulduğu şu asırda Bediüzzaman denilen bu ulu mürşid, İslâm âleminde yeni bir irşâd ve tebliğ hareketi başlatmıştır. Fıtraten sahip olduğu hamiyeti yanında, hususî bir Kur’an ilmine mazhar olması ona bu milletin imanına hizmet gibi azim bir vazifenin sorumluluğunu yükledi.
Başlatmış olduğu ilim ve irfan hareketiyle, bugün sayıları milyonları aşan, hatta ülke sınırlarını taşan nurlu, faziletli, vatanperver, iffetli, hamiyetli, faal, gayretli bir cemaat tesis etti. İlim ve mârifette, hikmet ve felsefede, irşâd ve mücâhedede yeni bir çığır açtı. O’nun bu hizmeti, sadece bir millet yahut bir sınıf hesabına değil, bütün insanlık nâmınadır. O’nun en büyük hasmı;
cehalettir,
dalâlettir,
ihtilaftır.
Elmas kılıcını cehaletin, imansızlığın ve anarşizmin başına vurmuştur. Keskin nazarlı, takdirşinas mütefekkirimiz merhum Cemil Meriç O’nun bu manevî mücâhedesini şöyle dile getiriyor:
“Yakın tarihimiz tek bir mücahid tanımıştır: Said Nursî! Bir asra yakın, her kahra, her cefâya göğüs gererek mücadele eden biricik dava adamı. Yalçın bir ifade, taviz vermeyen bir mizaç; tefekkür ve imân kalesi. Söndürülmek istenen mukaddes ateş, onun güçlü sesiyle meş’aleleşir. Anadolu insanının gönlünde bir remz olur Said Nursi. Deccallara meydan okuyan imanın remzi. Asırları kucaklayan bir tefekkürün çağdaş idrâke seslenişi, yaralanan bir idrâke, yabancılaşmış bir idrâke…
Cesarete susayan insanımız an’anevi irfanının bu pervasız temsilcisinde, asırlardır aradığı ihlâsı, feragati, bir dava uğruna nefsini feda etmek celâdetini buldu.”

Bediüzzaman’ın şefkat ve merhameti:

Bediüzzaman Hazretleri’nin insanı en çok hayrette bırakan vasıflarından biri de, O’nun o hudutsuz şefkati, güneş gibi merhameti ve kendisine zulmedenleri bile affetmesidir.
İsmi Rahim’e mazhardır. “Asrımızda insanlık başka zamanlardan daha çok şefkate muhtaçtır” der.
“Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum… Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum.”
O’nun yegâne düşmanı, küfür ve dalâlet idi.

Bu büyük insanın hayatından kesitler;

Bedîüzzaman Said Nursî 1877(Rumî 1293) tarihinde Bitlis vilayetine bağlı Hizan kazasının İsparit nahiyesinin Nurs köyünde doğmuştur. Babasının adı Mirza, anasının adı Nuriye’dir.

1886 (İlim Tahsili)

9 yaşında ilim tahsiline ilk olarak Tağ medresesinde başladı. Resûl-ü Ekrem‘i (s.a.v.) gördüğü bir rüyasında ilim için şefaat talep etmesinden sonra akranları arasında kuvvetli hafıza ve güçlü zeka ve muhakeme yeteneği ile sivrildi. Halk ona “Molla Said-i Meşhur” dedi; hocaları ise ona 14 yaşında, zamanın harikası manasına gelen “BEDÎÜZZAMAN” ünvanını verdi.Temel İslamî eserlerden doksan kitabı ezberledi ve üç ayda bir, hafızasından tekrarlamaya başladı.

1899 (Mücahedeye Başlaması)

İngiltere Sömürgeler Bakanının yaptığı bir konuşmada, elindeki Kur’an’ı göstererek:
“Bu Kur’an, Müslümanların elinde kaldıkça biz onlara hakiki hakim olamayız.
Ya Kur’an’ı ortadan kaldırmalıyız veya onları Kur’an’dan soğutmalıyız.” demesi Bediüzzaman’ı derinden etkiledi,
“Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez mânevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim.” diye mücahedeye başladı.

1906 (Te‘lifata Başlaması)

İlk te‘lifi olan “Ta’likat” ve “Kızıl Îcâz” adlı iki eseri kaleme aldı.

1907 (İstanbul’a Gelişi)

Fatih’te kaldığı handa odanın kapısına: “Burada her müşkül halledilir her suale cevap verilir, fakat sual sorulmaz.” levhasını asarak âlimleri sual sormaya davet etti.

1909 (31 Mart’taki Rolü)

31 Mart Hadisesi’nde askerlere hitap ederek isyandan vazgeçmelerini sağladı.

1911 (Şam’da Hutbe Vermesi)

Şam Emevî Camii’nde, yüz âlimin içinde bulunduğu on bin kişilik bir cemaate, “İslam âleminin içinde bulunduğu durum ve hal çareleri” hakkında uzun bir hutbe verdi. Bu hutbede “İstikbal, yalnız ve yalnız İslâmiyet’in olacak ve hakim, hakaik-i Kur’aniye ve imaniye olacak…” şeklindeki müjdelerini sık sık tekrar etti.

1912 (Şark Üniversite Projesi)

Şark’ta bir üniversite kurulması için padişahtan tahsisat sözü alarak Van’a tekrar döndü, Medreset’üz Zehra’nın temelini attı. Bu medresede aynı zamanda dini ilimler, fenni ilimler ile birlikte tahsil edilecektir

1914 (1.Dünya Harbine Katılması)

Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla, ders verdiği talebeleriyle, gönüllü alay komutanı olarak Pasinler cephesinde görev aldı. 1915’te Cephede İşaratü’l-İ’caz kitabının te‘lifine başladı

1916 (Ruslara Esir Düşmesi)

Doğu cephesinde Ruslarla mücadele ederken, birçok talebesini şehit verip, kendisi de Bitlis kuşatmasında esir düştü ve Rusya’ya esir kampına götürüldü.

1918 (Esaretten Dönüşü)

Esaretten firar ederek İstanbul’a gitti. Savaştaki başarılarından dolayı Genelkurmay tarafından kendisine savaş madalyası verildi. Şeyhülislam tarafından, ilmiye sınıfına ait bir paye olan “Mahreç” unvanı kendisine verildi. “İslam Akademisi” adıyla da bilinen “Dârü’l-Hikmeti’l- İslâmiye”ye âza olarak atandı. İşaratü’l-İ’caz isimli eseri neşredildi.

1922 (Ankara’ya Gidişi)

Ankara Hükümetinin ileri gelenleri ve bir grup milletvekili tarafından yapılan ısrarlı davetler üzerine Ankara’ya gitti. TBMM’de kendisine hoşamedi (karşılama) merasimi yapıldı ve kürsüde kısa bir tebrik konuşmasının ardından dua yaptı. Ankara’da “Katre, Zeylü’l-Katre, Habbe, Zeylü’l-Habbe, Zerre, Şemme, vb.” eserlerini te‘lif etti.

1923 (Van’a Dönüşü)

Meclis‘te mebuslara hitaben 10 maddelik bir beyanname neşretti.
“Medresetü’z-Zehrâ”nın inşası için Meclise verdiği kanun teklifi 163 milletvekili tarafından kabul edildi.
Ankara’da kaldığı altı aylık izlenimleri neticesinde, teşhisini koyduğu manevi hastalıkların siyaset yoluyla tedavi edilemeyeceğini anladı. Ankara’dan ayrıldı, Van‘a gitti.

1925 (Sürgün Edilişi)

Şeyh Said hadisesi bahane edilerek siyasi bir kararla Van Erek dağındaki inzivâgahından alındı. Anadolu’nun batı illerine 25 yıl devam edecek olan sürgün hayatına gönderildi.

1926 (Risale-i Nur’u Te‘lifi)

Burdur’da sekiz ay kaldıktan ve “Nur’un İlk Kapısı” isimli risaleyi telif ettikten sonra, Isparta’ya getirilip iki ay tutuldu ve ardından sekiz yıl ikamete mecbur edilmek üzere Barla’ya sürüldü.
Büyük çoğunluğunun Barla’da te‘lif edildiği ve Bediüzzaman’ın “Netice-i hayatım ve sebeb-i saadetim ve vazife-i fıtratım” dediği Sözler, Mektubât, Lem‘alar başta olmak üzere Risale-i Nur eserlerini te‘lif etmeye başladı.

1934 (Isparta’ya Tehciri)

Sırf, dinî ve ahlakî eser yazdı ve insanları ahlaksızlıktan ve dinsizlikten kurtarmaya çalışıyor diye, Barla’dan alınıp tekrar Isparta merkezinde sekiz ay kadar ikamete tabi tutulmak üzere getirildi.

1935 (Eskişehir Mahkemesi)

Dini neşriyat yaptığı sebebiyle, bir kısım talebeleri ile birlikte tutuklandı.
Bir süre sonra da 163. maddeden yargılanmak üzere Eskişehir hapishanesine gönderildi.
Bedîüzzaman hapishanede Yirmi Yedinci, Yirmi Sekizinci, Yirmi Dokuzuncu, Otuzuncu Lem’aları ve Birinci ve İkinci Şuaları te‘lif etmiştir.

1936 (Kastamonu’ya Sürgün Edilişi)

On bir ay Eskişehir hapishanesinde tutuklu kaldıktan sonra, mecburi ikamet için Kastamonu’ya götürülmüştür. Sekiz sene kadar devam edecek olan sıkı bir takip, zulüm ve ağır zehirlenmelerle geçecek Kastamonu Hayatı’nda, Kastamonu Lahikası ile Üçüncü Şuâ’dan Dokuzuncu Şuâ’ya kadar, Hizbü’l-Ekber-i Nurî risâlelerini te‘lif etti.

1941 (Risâlelerin ilk Beraatı)

Risale-i Nurların ilk beraat kararı Ispartada verildi.

1943 (Denizli Mahkemesi)

Denizli’nin Çivril kazasının Homa nâhiyesinde bir şikayet bahane edilerek Anadolu çapında bir kısım Nur talebeleri Bedîüzzaman ile birlikte, Denizli hâpishanesine sevk edildiler. Dokuz ay kadar Denizli Hapsinde tutuklu kalan Bedîüzzaman ve beraberindeki Nur talebeleri suçsuz bulunarak beraat ettiler.

1945 (Birinci Emirdağ Hayatı)

Denizli beraatinden sonra sıkı tarassut altında geçecek ve dört sene sürecek olan Emirdağ’daki mecburi ikameti başladı. Risâle-i Nurlar teksir makinesiyle çoğaltılmaya başlandı. Emirdağ Lahikası’nın birinci bölümü te‘lif edildi.

1948 (Afyon Mahkemesi)

Bedîüzzaman ve Nur talebelerinin inkişaf eden îmanî hizmetlerini durdurmak maksadıyla harekete geçen gizli komiteler, hükûmete evham verdirerek Bedîüzzaman ve bir kısım Nur talebelerini Afyon hapishanesine topladılar. Mahkeme beraatle neticelendi.

1949 (İkinci Emirdağ Hayatı)

Eylül ayında Afyon hapishanesinden serbest bırakıldıktan sonra 3 ay Afyon’da mecburi ikametinin ardından aralık ayında tekrar Emirdağ’a gitmek mecburiyetinde bırakıldı.

1952 (Gençlik Rehberi Mahkemesi)

“Gençlik Rehberi” mahkemesine katılmak üzere İstanbul’a gelen Bedîüzzaman, yoğun bir ilgiyle karşılandı ve mahkeme beraatle sonuçlandı.

1953 (Isparta Hayatı)

Asıl ikametgâhı Emirdağ’da iken bu tarihten sonra kendi iradesiyle ve Ispartalıların da daveti üzerine Isparta’ya gitti. Bundan sonra ekseriyetle Isparta’da ikamet etti.

1956 (Risalelerin Matbaa Basımı)

Afyon Mahkemesi bütün Risale-i Nurların beraatine ve sahiplerine iadesine karar verdi. Risale-i Nurların neşri serbest bırakıldı. Bu tarihten itibaren Risale-i Nurlar Latin harfleriyle matbaalarda çoğaltılmaya başlandı…

1960 (Vefatı)

Isparta’da ikamet eden Bedîüzzaman, ani bir kararla Urfa’ya gitmek üzere üç talebesiyle yola çıktı. İki gün sonra Ramazan‘ın 25. günü, çarşamba gece saat 03.00 civarında bu fani âleme veda ile emanetini Hakk‘a teslim etti. Halil-ür Rahman Camii avlusuna defnedildi.

Geri Bildirim

Dieses Formular wurde gelöscht oder ist nicht verfügbar.