Zum Inhalt springen

23. Sahabe İlme Düşkünlüğü ve Hadis

Sahabe, Kur’an-ı Kerim’i daha iyi anlamak, kendilerini cahiliye bataklığından kurtaran İslam’ı öğrenmek için bütün güçleriyle çalışıyorlardı. Bunun için de her türlü fedakârlığı yapmaktan çekinmiyorlardı.

Öyle ki sahabe, Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) on ayet öğrendiği zaman, bunları iyice belleyip kendi hayatında uygulayıncaya kadar diğer ayetlere geçmezdi. Onlar Kur’an-ı Kerim’i hem ilim olarak öğrenmiş hem de hayatlarında uygulamışlardı. Sahabenin hadisleri öğrenme ve başkalarına yayma hususundaki bu azim ve çabası, hadislerin topluma intikalinde çok büyük rol oynamıştır.

Güzel dinimizin iki temel kaynağı vardır. Bunlar, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz’in sünnetidir.

Ashab-ı kiram, İslam dinini, Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber’in şahsı ve onun sözlü veya fiilî tebliğ ve talimatı demek olan sünnetten meydana gelen bir bütün olarak tanıdı.

Hz. Peygamber’in vefatından sonra İslam dini, Kitap ve Sünnet’in ortaya koyduğu esaslar çerçevesinde anlaşıldı ve yaşanmaya çalışıldı.

Daha ilk halife Hz. Ebû Bekir zamanında Kur’an ayetleri bir araya toplandı.

Bizzat Hz. Peygamber’in izniyle kendi devrinde başlayan sünneti ezberleme ve yazarak derleme çalışmaları, zaman içinde giderek hız ve yaygınlık kazandı.

İlk bir buçuk asırda tamamen yazılı hâle getirilen sünnet bilgi ve belgeleri, ikinci ve özellikle üçüncü hicrî yüzyılda büyük hadis kitaplarında toplandı.

Bugün bizim hadis kitaplarında gördüğümüz bu yazılı metinler, birer sünnet belgesi olarak hadis adıyla anılagelmiştir.

Hadis, Hz. Peygamber’in sözleri, fiilleri, ashabının yaptığını görüp de reddetmediği davranışlar (takrir) ve onun yaratılışı veya huyu ile ilgili her türlü bilgi demektir.

Hadis, Hz. Peygamber’i dinleyen sahabeden başlayarak onu rivayet edenlerin adlarının yazılı olduğu senet ile Hz. Peygamber’in söz, fiil veya takririnin yazıldığı metinden meydana gelir.

Yani “hadis” denildiğinde, senet ve metinden oluşan yazılı bir yapı anlaşılır.

Hazreti Peygamber Devrinde Hadis Öğrenme Yolları

a. Müzakere

Sahabenin birçoğu, çeşitli işlerinden dolayı her zaman Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında bulunamıyordu. Dolayısıyla onun söylediklerini ve yaptıklarını her zaman duyma veya görme imkânına da sahip değildi.

Hadisleri bizzat Hz. Peygamber’den duyan sahabelerle müzakere ederek öğrenirlerdi. Enes b. Mâlik’in şu sözü bu hususa işaret etmektedir:

“Bizler Hz. Peygamber’in yanında olduğumuz zaman, işittiklerimizi kendi aramızda iyice belleyinceye kadar müzakere ederdik.”

Bu müzakereler, daha çok Hz. Peygamber’in mescidinde ve Suffe denilen, fakir ve kimsesiz sahabelerin barındığı kısımda yapılırdı.

b. Ezberleme

Peygamber devrinde hadisleri öğrenme ve nakletme yollarının en önemlilerinden biri ezberleme idi.

Bu ezberleme faaliyetinde, Hz. Peygamber’in şu hadisi etkili olmuştur:

“Bizden bir hadis işitip de onu ezberleyen ve sonra da başkasına tebliğ eden kimsenin Allah yüzünü ağartsın.”

c. Yazma

Daha önce de belirtildiği gibi, Hz. Peygamber’in hadis yazımına müsaade etmesinden sonra birçok sahabe, ezberlediği hadisleri yazıyla tespit etmiş; hafızasına güvenemeyen bazıları ise yazmaya daha çok önem vermiştir.

d. İlim Meclisleri

Sahabe zaman zaman Hz. Peygamber’in çevresine oturur, onu dinler ve söylediklerini öğrenirdi.

Genellikle namazlardan sonra yapılan bu toplantılarda sahabeler, onun emirlerini, tavsiyelerini ve nasihatlerini dinler; böylece hadisleri öğrenmiş olurlardı.

e. Soru Sorma

Soru sorma yöntemi, sahabelerin hadisleri öğrenmelerinde etkili bir yol olmuştur.

Hz. Peygamber, kendisine sorulan sorulara cevap verirken soran kişinin bilgi ve anlayış seviyesini dikkate alırdı.

Tekrar tekrar soru sorulmasını önlemek için sorulara etraflıca cevap verirdi.

Örneğin herhangi bir yabani hayvanın etinin yenilip yenilemeyeceğini soran bir kimseye, sadece o hayvanın değil, tüm yabani hayvanların etinin hükmünü açıklardı.

f. Takip

Sahabeden bazıları, Hz. Peygamber’in devamlı yanında bulunur ve ondan hadis öğrenirdi.

Bunların en meşhuru Ebû Hureyre’dir (r.a.). O şöyle diyor:

“Muhacir kardeşlerimiz çarşıda, ticaretle; Ensar kardeşlerimiz ise bağ ve bahçe gibi mallarının başında çalışmakla meşgul oluyorlardı. Ebû Hureyre ise karın tokluğuna Hz. Peygamber’e hizmet ediyor, onların görmediklerini görüyor ve bilmediklerine şahit oluyordu.”

Abdullah bin Mesud

Abdullah bin Mesud, ilk Müslümanlardan, muhaddis, fakih, âlim ve müfessir bir sahabedir. Gençliğinde Ukbe b. Ebû Muayt’ın koyunlarını güderek çobanlık yapmıştır. Abdullah b. Mesud, Hz. Peygamber ile ilk tanışmasını şöyle anlatır:

“Ben Ukbe b. Ebû Muayt’ın koyunlarını güdüyordum. Bir gün Resûlullah (s.a.v.) ve Hz. Ebû Bekir (r.a.) yanımdan geçiyorlardı. Resûlullah bana sütümün olup olmadığını sordu. Ben de ona çoban olduğumu ve bu koyunların emanet olduğunu söyledim. Bunun üzerine Resûlullah, ‘Yavrulamamış ve süt vermeyen bir koyunun var mı? Bana gösterir misin?’ dedi. Ben de koç yüzü görmemiş bir koyunu yanaştırdım. Resûlullah koyunun memesini tutup sağmaya başladı. Gerçekten yavrulamamış ve sütü olmayan bu koyundan süt sağıp Ebû Bekir’e verdi. Hz. Ebû Bekir içti. Sonra kabı Resûlullah alıp o da içtikten sonra koyunu saldı.”

İbn Mesud, o günden sonra Hz. Peygamber’in yanından ayrılmadı. İslam’ı kabul edenlerin altıncısıdır. Müslüman olduğu zaman Peygamberimiz (s.a.v.) henüz Erkam’ın evine taşınmamıştı.

İslam’ı kabul ettikten sonra sürekli Kur’an-ı Kerim ezberlemiştir. Kendi ifadesiyle ezberlediği yetmiş sureyi Hz. Peygamber’in huzurunda okumuştur. Sahabeler arasında hiç kimse bu konuda kendisiyle rekabete girişememiş, daha sonra Abdullah Kur’an’ın tamamını ezberlemiştir.

İbn Mesud, Kur’an-ı Kerim’i bizzat Resûlullah’tan öğrenenlerdendi. Bu nedenle kıraatinde ayrı bir mükemmellik vardı. Resûlullah onun kıraatinden bahseder ve onu överdi.

Bir gün mescitte İbn Mesud, güzel sesiyle Nisâ suresini okuyordu. Resûlullah (s.a.v.), Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer ile birlikte mescide gelmiş ve onu zevkle dinledikten sonra şöyle demişti:

“İbn Mesud! Ne dilersen dile, nail olursun!”

Resûlullah, Kur’an’ı ona talim ettikten sonra onun sesinden dinlemek isterdi. İbn Mesud bir gün Resûlullah’a:

“Biz Kur’an’ı sizden okumadık, sizden öğrenmedik mi?” demiş;

Resûlullah da şöyle buyurmuştur:

“Evet, ama ben Kur’an’ı başkalarından dinlemek isterim.”

İbn Mesud, müşriklerden gelecek baskılara aldırmadan Kâbe’de açıktan Kur’an okuyan ilk sahabi olmuş; bu sebeple Kureyş müşriklerinin eziyet ve işkencelerine maruz kalmıştır.

Kureyş’in bu tutumu karşısında İbn Mesud (r.a.) Mekke’yi terk ederek hicret etmek zorunda kalmış ve Habeşistan’a gitmek üzere yola çıkmıştır. Daha sonra Habeşistan’dan Medine’ye hicret ederek Muaz b. Cebel’e misafir olmuştur. Resûlullah Medine’ye gelince, ona bir yer göstererek Medine’de yerleşmesini sağlamıştır.

Bütün büyük savaşlara katılmış ve hepsinde önemli fedakârlıklar göstermiştir. Uhud, Hendek, Hudeybiye ve Hayber gazveleriyle Mekke’nin fethinde Resûlullah ile birlikte bulunmuştur. Huneyn Gazvesi’ndeki bozgun esnasında Resûlullah’ın yanından hiç ayrılmamıştır.

İbn Mesud, İslam’a girdiği günlerden itibaren ilimle uğraşmasıyla kendini göstermiştir. Resûlullah ondaki bu ilgi ve şevki sezerek:

“Sen, muallim olacak bir gençsin.” buyurmuştur.

Gerçekten İbn Mesud, her anını ilim tahsiliyle geçirmiş; Hz. Peygamber’in deniz gibi ilminden yararlanmak için her fırsatı ganimet bilmiştir. Resûlullah’ın en özel ve en yakın dostlarından ve hizmetçilerinden biriydi.

Bazen Resûlullah’ın misvakını taşır ve ona takdim ederdi. Bazen de asasını getirirdi. Ayrıca Resûlullah’ın sırdaşlarındandı. Meclisine izinsiz girer, onunla konuşur, emirlerini dinler ve arzularını yerine getirirdi.

İbn Mesud, ilahi vahyi bizzat onu alan ve telaffuz eden Hz. Peygamber’den öğrenmiştir. Bu yüzden Kur’an’ı en iyi bilen ve en mükemmel şekilde ezberleyen kişilerden biriydi. Ashabın hepsi, onun Kur’an’a olan vukufiyetini ve bu konudaki üstünlüğünü kabul ederdi.

İbn Mesud, fıkıh ilminin kurucularından olan fakih sahabelerdendir. Özellikle Hanefî fıkhının temel taşlarından biridir. Bütün Kûfe eyaletinin kadısı olarak görev yapmıştır. Halka fıkıh meselelerini ve içtihatlarını öğretmiş, yapılan bütün müracaatlara cevap vermiştir.

Sünnet-i seniyyeye uygun bir ahlaka sahipti. Ahlakını ve yaşayışını bizzat Resûlullah’tan öğrenmiştir.

Hz. Peygamber’in vefatından sonra kısa bir süre inzivaya çekildi. Fakat Hz. Ömer devrinde yeni fetihlere başlandığında cihat için Suriye cephesine gitti.

Hz. Ömer, hicrî 20. yılda İbn Mesud’u Kûfe kadılığına tayin etti. Aynı zamanda Beytülmal’in muhafazası ve halkın dinî eğitimiyle de görevlendirdi. Hz. Ömer, Kûfe halkına gönderdiği mektupta şöyle diyordu:

“Size Ammâr b. Yâsir’i emir, İbn Mesud’u da öğretici olarak gönderiyorum. Hazineye de İbn Mesud’u tayin ettim. Bunların her ikisi de Bedir ehlindendir. Onları dinleyin ve onlara itaat ediniz. İbn Mesud’u yanımda alıkoymak istiyordum ama sizi kendime tercih ettim.”

Geri Bildirim

Dieses Formular wurde gelöscht oder ist nicht verfügbar.