Zum Inhalt springen

5. Allah’a İman

İslam’da inanılması gereken esasların birincisi, Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaktır. Allah inancı olmadan O’nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve diğer iman esaslarına inanmak mümkün değildir. Bunların hepsi doğrudan Allah inancına bağlıdır. Akıl sahibi olup ergenlik çağına gelmiş her insana düşen ilk görev, yaratıcısı olan Allah Teâlâ’yı tanımak, O’na iman edip kullukta bulunmaktır.

“O, göklerin, yerin ve bunların arasındaki her şeyin Rabbidir. O’na kulluk et ve O’na kullukta sabret. Hiç O’nun adıyla anılan birini biliyor musun?” (Meryem, 65)

Akıl ve irade sahibi her birey için ilk farz olan, Allah’a iman etmektir. Bu iman; Allah’ın varlığına, birliğine ve O’ndan başka ilah olmadığına inanmaktır.

Müslümanların Allah İnancı

Allah vardır, birdir ve tektir. Varlığının başlangıcı veya sonu yoktur; O, yaratılmış olan hiçbir varlığa benzemez. Varlığı kendindendir; hiçbir şeye muhtaç olmadığı gibi, her şey varlığını O’na borçludur.

Allah daima diridir; her şeyi bilir, görür ve işitir. Sonsuz kudret sahibi olan Allah, yaratıcıdır ve dilediğini yoktan var eder. Bu inanca sahip olan bir kimse, kimsenin kendisini görmediği anlarda dahi ahlaki sorumluluk bilincini korur. Çünkü Allah’ın kendisini her an gördüğünü, duyduğunu ve tüm yaptıklarından haberdar olduğunu bilerek yaşamına yön verir.

İslam inancının temel taşı, Allah’ın varlığına ve birliğine iman etmektir. Diğer tüm iman esasları (melekler, kitaplar, peygamberler) bu temel üzerine inşa edilir; yani Allah inancı olmadan diğerlerine inanmak mümkün değildir. Akıl ve irade sahibi her birey için ilk görev; yaratıcısı olan Allah Teâlâ’yı tanımak, O’na iman etmek ve samimiyetle kulluk etmektir.

Bilimin Dilinden Yaratıcının İspatı

İslam dini, akıl ve ilmi her zaman teşvik etmiş, kâinatı anlamayı ibadetin bir parçası saymıştır. İslami geleneğe göre Allah’ın iki kitabı vardır: Biri, Allah’ın “kelâm” sıfatından gelen Kur’an-ı Kerim; diğeri ise “kudret” sıfatının tecellisi olan kâinat kitabıdır.

Modern ilim dünyası, inançlı veya inançsız olsun, kâinat kitabını inceleyerek aslında Yaradan’ın sanatını tefsir etmektedir. Ancak asıl marifet, bu eserlerin arkasındaki “Sanatkâr”ı görebilmektir. Zira Kur’an-ı Kerim insanı sürekli bu tefekküre davet eder:

“Hiç şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde, akl-ı selim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır.” (Âl-i İmrân, 190)

Botanikten Zoolojiye Hayatın Sanatı Botanik ilmi, bir ağacı incelediğinde topraktaki elementlerin nasıl kusursuz bir gıdaya, çiçeklere ve meyvelere dönüştüğünü gösterir. İnsan eliyle yapılamayacak olan bu süreci, akılsız ve şuursuz bir toprağın tek başına başarması mümkün müdür? Elbette hayır.

Zooloji ilmi ise hayvanlar dünyasının “fabrika” gibi işlediğini ortaya koyar: Arı bal, ipek böceği ipek, koyun süt üretir. Saman ve sudan, o muazzam gıda olan sütü çıkaran o akılsız koyun değil; kudreti sonsuz olan Allah’tır. Efendimiz (sav) şöyle buyurur: “Allah, yeryüzünde hiçbir şeyi boş yere yaratmamıştır.” (Ebû Dâvûd) Her bir canlı, bir nakkaşın fırçası gibi, onları yaratanın sanatını sergilemektedir.

Astronomi ve Hassas Denge Astronomi ilmi, dünyanın uzay boşluğunda mermi hızından çok daha büyük bir süratle, ancak “motoru ve pilotu olmadan” rotasından sapmadan döndüğünü gösterir. Güneş sistemindeki bu muazzam denge, milyonlarca yıldır sarsılmadan devam etmektedir. Kur’an bu dengeyi şöyle tasvir eder: “Güneş ve Ay bir hesaba göre hareket etmektedir.” (Rahmân, 5) Pilotlu uçakların bile havada çarpışabildiği bir dünyada, gezegenleri birbirine çarptırmadan devasa bir düzende döndüren hangi akıl ve kudrettir?

İnsan: Şaheser Bir Sanat Tüm bu sistemin içinde insan, başlı başına bir mucizedir. Düşünen, hayal eden, hisseden ve kendi varlığının şuurunda olan insan; maddi yapısıyla da bir sanat şaheseridir. Tıp ilmi, kalbin ritminden damarların kilometrelik uzunluğuna, akciğerin kan temizleme kapasitesinden hücrenin karmaşıklığına kadar her noktada eşsiz bir tasarım sergiler.

Kur’an-ı Kerim insanın bu eşsiz yaratılışına vurgu yaparak şöyle buyurur: “Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tîn, 4) Bir heykelin heykeltıraşını, bir binanın mimarını göstermesi gibi; ilmin mükemmelliğini ortaya koyduğu insan vücudu da elbette onu tasarlayan “Sani”yi (Sanatkârı) tanıtmaktadır.

Sonuç olarak; bilim aslında Allah’ın icraatlarını inceleme sanatıdır. Aklını kullanan her insan, kâinatın her zerreye işlenmiş bu “imza”sını okumalı ve her şeyin dizginini elinde tutan o sonsuz kudrete teslim olmalıdır.

Allah’ın varlığının ispatı ve İmamı Azam

İmam-ı Azam Ebu Hanife daha küçük bir çocukken, yaşadığı Bağdat şehrine inançsız bir adam gelmişti. Adam kendine çok güveniyordu. «Kim bana Allah’ın varlığını ispat edebilir?» diye sordu. Oradakiler İmam-ı Azam’ı gösterdiler. İnançsız adam küçümseyen bakışlarıyla şöyle bir süzdü küçük bilgini ve dedi ki; «Hadi bakalım ispatlasın da görelim.» Büyük bir meraklı kitlesi toplanmıştı etrafında.

Bu sırada İmam-ı Azam:
– Benim kitaplarım evde kaldı. Gidip onları getireyim önce, diyerek ayrıldı. İmam-ı Azam uzun bir süre gelmedi. Ama herkes bu işin içinde bir gariplik olduğunu da seziyordu. Çünkü İmam-ı Azam dosdoğru bir insandır. Yalan söylemez ve sözünde durur. Gelmeyecekse mutlaka söyler, ya da haber gönderir, diye düşündüler. Böylece bir hayli zaman geçtikten sonra çıkıp geldi küçük bilgin.

İnançsız adam İmam-ı Azam’a sordu:
– Nerede kaldın? Yoksa Allah’ın varlığını ispatlayamam diye mi korktun?
İmam-ı Azam gayet rahat ve soğukkanlılıkla cevap verdi:
– Hayır, böyle bir korkum yok. Çünkü Allah’ın varlığını ispatlamak çok kolay bir konudur. Ancak benim gecikmemin bir sebebi var. Benim evim karşı kıyıda. Biliyorsunuz, Bağdat’ın ortasından kocaman bir ırmak akar.Karşıya geçtikten sonra büyük bir sel ve fırtına çıktı. Tekrar dönmek için ne bir sandal, ne bir köprü kaldı. İnançsız adam sordu: – Peki, şimdi nasıl geçip geldin?

İmam-ı Azam cevap verdi:
– İşte ben de onu anlatacağım. Geldim kıyıya, birde baktım ki, kocaman taşlar kıyıdan yuvarlanıp atladı ırmağın içine. Üst üste atlayan taşlardan köprü ayakları meydana geldi. Bu arada havada kendi kendine uçan uzun tahtalar bu ayakların üzerine örtüldü. Arkasından çiviler yine havada uçuşarak kurşun gibi saplanıp tahtaları ayaklara tutturdular. O sırada kıyıdaki toprak ayağımın altından kayarak bu tahtaların üstünü kapattı.
Büyük ve rahat bir yol gibi, kocaman bir köprü meydana geldi. Ben de üzerinden yürüyüp geçtim ve geldim.

Herkes şaşkınlıkla bu sözleri dinlerken, inançsız adam dedi ki:
– Karşıma küçük bir bilgin diye akılsız bir çocuk mu çıkardınız? Bir yığın saçma ile uğraşacak vaktim yok benim. Bu çocuk koskoca bir köprünün kendi kendine oluştuğunu anlatıyor. Hiç yapan, çalışan olmadan köprü oluşur mu?

Bunun üzerine İmam-ı Azam, adama bakmış ve şöyle konuşmuş:
– Peki, bir köprü mü daha sanatlı ve büyüktür, yoksa dünya mı?
– Elbette dünya çok daha büyük ve sanatlıdır.
– Öyle ise dünyaya göre çok daha küçük ve sanatsız olan bir köprünün kendi kendine olamayacağını söylüyorsun da, bu muhteşem dünyanın nasıl kendi kendine oluştuğunu söyleyebiliyorsun?
Köprüyü bir yapan vardır, ustasız olmaz, diyorsun. Peki, bu dünyayı yaratan, yapan birisi olması gerekmez mi?
Adam bu sözler ve ispat karşısında çaresiz ve aklın ikna olmasıyla Allah’ın varlığını kabul etti.

“Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz. Bir harf kâtipsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur?”  (Sözler)

Geri Bildirim

Dieses Formular wurde gelöscht oder ist nicht verfügbar.