Zum Inhalt springen

58. Müçtehid ve Müceddid

Müctehid, mâna itibarıyla Arapça “içtihad” kelimesinden türetilmiştir. İçtihad, âyet ve hadislerden hüküm çıkarma anlamında kullanılır. Âyet ve hadislerden hüküm çıkarma ilmî gücüne, böyle bir donanıma sahip olan âlim zata da “müctehid” denir. Her âlim müctehid değildir. Çünkü âyet ve hadislerden hüküm çıkarmak ve içtihad gerektiren konuları çözebilmek için bazı şartlar gerekir. Bu şartlar şunlardır:
Birincisi, müctehid, Kur’ân dili olan Arapça ve Arap dilinin özelliklerini çok iyi bilmelidir. Çünkü Arapça’ya hâkim olmayan bir insanın, Kur’ân’ı anlayıp hüküm çıkarması mümkün değildir. İkincisi, Kur’ân ilmine sahip olmalı, yani Kur’ân’da hüküm ifade eden âyetlerin inceliklerini, özelliklerini iyi bilmelidir. Üçüncüsü, sünneti bilmelidir. Çünkü dinimizde Kur’ân’dan sonra ikinci kaynak sünnettir. Sünneti iyi bilmeyen bir insanın dinî hüküm vermesi doğru değildir. Dördüncüsü, üzerinde icmâ (ittifak) ve ihtilâf edilen konuları bilmelidir. Yani müctehid, kendisinden önceki müctehidlerin bir mesele hakkındaki görüşlerini bilmeli, onları değerlendirme gücüne sahip olmalıdır.
Bunun dışında İslâm âlimleri, bir müctehidde İslâmî hükümlerin amaçlarını bilmek, doğru bir anlayış ve iyi bir takdir gücüne sahip olmak, iyi niyet ve sağlam bir itikad sahibi olmak gibi şartlar da aramışlardır.

Müceddid: Cenâb-ı Allah, insanlara doğru yolu göstermek için peygamberler göndermiştir. Bu peygamberlerin sonuncusu, Peygamberimiz Hz. Muhammed’dir (s.a.v.). Ondan sonra artık peygamber gönderilmeyecektir. Diğer ümmetlerde olduğu gibi, Peygamberimiz’in ümmeti arasında da zamanla bidat ve hurafeler baş gösterebilir ve bunun neticesinde Müslümanlar dinden ve Peygamberimiz’in sünnetinden uzaklaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilirler. Toplum içinde çıkan bidatlere karşı koyacak, dine yapılan saldırılar karşısında dini savunacak, yeni meselelere çözümler bulabilecek ve Müslümanlara yeniden dinlerini öğretip onları yönlendirecek şahsiyetlere de bu ölçüde ihtiyaç hissedilir. Peygamberlik müessesesi sona erdiğinden ve bundan sonra peygamber gelmeyeceğinden bu görev, Peygamberimiz’in ümmetinden bazı seçkin insanlara düşmektedir. İşte bu insanlara “müceddid” denilmektedir.

 

Allah Resûlü, “Şüphesiz ki Allah, her yüzyılın başında bu ümmete, dini işlerini yenileyecek bir müceddid gönderecektir.” buyurarak bu hakikati dile getirmektedir.

İslâm âlimleri, bir müceddidin şu vasıflara sahip olması gerektiğini söylemişlerdir:

  • Berrak bir zihin, keskin bir görüş, dosdoğru bir düşünüş, ifratla tefrit arasındaki orta yolu bulma ve buna riayet etme kudreti
  • Asırlar boyu yerleşip kökleşmiş kanaatlerin ve yeni durumların tesiri altında kalmaktan sıyrılmış tefekkür gücü
  • Doğru yoldan sapmış olan zamanının gidişi ile mücadele cesareti
  • Yeniden kurmak ve içtihad etmek için gerekli olan, Allah tarafından bağışlanmış liderlik ve önderlik kabiliyeti

Ayrıca müceddidin, İslâm esaslarını gönlünün derinliklerinden kabul etmiş, kendi görüş, anlayış ve duyuşu içinde gerçekten inanmış olması gerekir. En küçük işlerde bile İslâm ile cahiliyetin farkını bilmesi ve asırların topladığı çıkmazlar yığını altından hakkı, gerçeği gün yüzüne çıkarması şarttır.

Müceddid, “yenileyen” anlamına gelmektedir. Bir de “müteceddid” kelimesi vardır ki, bu kelime “reform yapmak, deformasyon görmüş bir şeyi yeniden şekillendirip ayrı bir biçime koyma” anlamına gelmektedir. Maalesef günümüzde bu iki kelime birbirine karıştırılmaktadır. Tecditte, herhangi bir zorlama olmadan eski hâline getirme, aslına kavuşturma söz konusudur; teceddüdde ise reform yapma, deformasyon görmüş bir şeyi yeniden şekillendirme ve ayrı bir biçime koyma mevzu bahistir. Dinimizin aslı hiç bozulmamış ve deforme olmamıştır ki, reforma tâbi tutulsun! Binaenaleyh Müslümanlıkta yapılan, teceddüd değil, tecdittir. Tecdit hareketi, öteden bu yana devam edegelmiştir. Allah Resûlü’nden sonra Müslümanlar zaman zaman aşk ve şevklerini, İslâmî coşkunluklarını kaybetmişlerdir. Müceddid, bütün meseleleri teleskop gibi gözüyle müşahede ederek, İslâm’ın üzerine konan tozu toprağı silmiş, ona asıl safvetini göstermiştir.

Her devrin müceddidinin, devrine göre vazifeleri vardır. O, devrindeki dinî duygu ve düşünceyle alâkalı en büyük hastalığı teşhis eder ve onun tedavisi için çalışır. Müceddidlerin çoğu Peygamberimiz’in (s.a.v.) neslinden gelmişlerdir. Bundan dolayı Peygamberimiz (s.a.v.):

“Size iki şey bırakıyorum: Biri Kur’ân, diğeri de Ehl-i Beytim. Kıyamette bu iki emanetten soracağım.”

buyurmuşlardır. Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadisinde “Ehl-i Beytim, Nuh (a.s.)’ın gemisi gibidir. Ona sığınan kurtulur.” buyurmuşlardır. İmam-ı Rabbânî de “Ehl-i Beyt’imi sevmek, ehl-i sünnetin sermayesidir.” hadisini nakleder.

 

İlk müceddid Ömer bin Abdülaziz’dir. Daha sonraları sırasıyla olmasa da müceddit olarak sayılabilir:

  • İmam Şâfiî
  • İbn Süreyc
  • İmam Gazâlî
  • Fahruddin Râzî
  • İmam Nablusî
  • İmam-ı Rabbânî
  • Şah Veliyullah Dehlevî
  • Mevlânâ Celâleddîn Rûmî
  • Mevlânâ Halid-i Bağdadî
  • Bediüzzaman Said Nursî

Geri Bildirim

Dieses Formular wurde gelöscht oder ist nicht verfügbar.