Zum Inhalt springen

70. Allah’ın Bizim İbadetimize İhtiyacı Var Mı?


Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, her şey O’na muhtaç olan Yüce Allah’ın, bizim gibi âciz kulların ibadetine hiç mi hiç ihtiyacı yoktur. O, bizim hiçbir şeyimize muhtaç değildir. Çünkü kâinat ve içindekiler, ne varsa her şey O’nundur, O’nun mülküdür. Son derece âciz ve zayıf bir kul olarak bizler muhtaç ve fakiriz. İhtiyaçlarımız ebede kadar uzanmış; bir çiçeği istediğimiz gibi, bir baharı da istiyoruz. Hatta ebedî cenneti de istemekten kendimizi alamıyoruz. Dünya bizim olsa bile istek ve arzularımızı tatmin edemiyoruz. Hâl böyleyken, ihtiyaçlarımızın sadece çok az bir kısmını elde edebiliyoruz. Sonsuzluğa uzanan ihtiyaçlarımızın temin edildiği mekân, ebedî saadet menzili olan cennettir.
Yüce Allah’ın ibadetimize ihtiyacının olmadığını ve hakikî muhtaç olanın aslında bizler olduğumuzu şöyle bir misalle açıklamamız mümkündür:
Hasta olduğumuzda doktora gideriz. Doktor, hastalığımızı teşhis ettikten sonra bir reçete yazar. Sonra da ilaçları belirtilen saatte kullanmamızı ısrarla ister. Doktorun niyeti, bir an önce hastasının şifa bulup rahata kavuşmasıdır. Doktorun bu iyi niyetine karşı kalkıp, “Doktor Bey, bu ilaçları kullanmamın size bir faydası var mı? Bir ihtiyacınız mı var ki, bu acı ve tatsız ilaçları tavsiye ediyorsunuz?” dememiz hem yersiz bir hareket olur hem de kendimizi gülünç bir duruma düşürmüş oluruz.
Bu misalde olduğu gibi, insan olarak manen hastayız. Günah ve şüphelerin kalp ve ruhumuzda açtığı yaralarla manen dertliyiz. İşte Yüce Rabbimiz, duygu ve latifelerimizi günah paslarından temizlememiz, parlatıp nurlandırmamız ve bu manevi dertlerden şifaya kavuşmamız için yaramıza bir merhem, dertlerimize bir ilaç olarak ibadeti emretmiştir. Mesele bu kadar açık ve berrak iken yine kalkıp da, “Ya Rabbi, bizim ibadetimize ne ihtiyacın var, niçin ibadet etmemizi bizden ısrarla istiyorsun?” dememiz, hastanın doktora çıkışmasından bin defa daha yersiz ve gülünçtür.
Akıllara gelen şu soruya da “Bizim ibadete ne ihtiyacımız var?” cevabını vermek gerekirse… Biz insanlar yemek ve içmek gibi fiilleri yaparız ve bunlarla bedenimizi mutlu ederiz; işte bizim ruhumuzun da ibadete ihtiyacı vardır. Yemek yerken, su içerken beden mutlu olurken ruhumuzun da mutluluğa hakkı vardır. Bizler ibadet ederek huzuru bulabiliriz. İşte insanoğlunun ibadete ihtiyacı buradan gelir. Hem ibadet ederken ruhu ferahlatmakla kalmayıp sonsuz hayatta huzuru da yakalamış oluyoruz.
Bunun yanında, kulluk vazifesini yapmayıp ibadeti terk eden kişiyi Cenab-ı Hakk’ın dünyada manevi sıkıntıya, ahirette ise şiddetli azaba çarptıracağını beyan buyurmasının hikmet tarafını şöyle bir misalle izah edebiliriz: Milletin canına, malına ve namusuna zarar veren bir kişi yakalanıp hâkim karşısına çıkarıldığı zaman, hâkim suçluyu cürmüne göre cezaya çarptırır, mahkûm eder. Bu adam cezayı hak ettiği için kimse kendisine acımaz ve “Yazık oldu” demez.
Mutlak adalet ve kudret sahibi olan Cenab-ı Hak da, ibadeti terk etmekle bütün varlıkların hukukuna tecavüz eden insanı, dünyada ruhî sıkıntılara, ahirette de cehennem azabına çarptırır. Bu da aynı hak ve adalet olur.
Gerçekten de canlı cansız her varlık, kendilerine mahsus dillerle Yaratıcısını tesbih eder, verilen vazifeyi eksiksiz olarak yerine getirir. Meselâ toprak, içine atılan her bir tohuma saksılık eder, filizlenmesine yardımcı olur. Su, dünyaya hayat bahşederek vazifesini mükemmel bir şekilde görür. Ateş, insanların yiyeceğini pişirmek, onları ısıtmak ve daha pek çok vazife görmek suretiyle kendine düşeni eksiksiz yapar.
İşte insan, kâinata iman gözüyle bakmamak ve kulluk vazifelerini, ibadeti terk etmekle mahlûkatın da ibadetini göremiyor; onları başıboşlukla itham ediyor ve sonunda inkâra kalkışıyor. Onların Allah tarafından vazifelendirilmiş birer unsur olduklarını da inkâr ettiği için manen hukuklarına tecavüz etmiş, zulmetmiş oluyor. Bunun için de cezası bir iken, mahlûkat adedince artış gösteriyor.
Ayrıca ibadetsiz insan kendi nefsine de zulmediyor. Her şeyden önce, insanın ruhu, bedeni ve bütün azaları kendisine bir emanettir. İnsan, sahip olduğu bütün nimetler için ne bir fiyat ödemiştir ne de ödemeye gücü yeter. Meselâ gözümüze hangi kuvvetimizle sahip olduk veya eğer satın alacak olsaydık değerini takdir edip ödeyebilir miydik? Bu nimetlerin gerçek sahibi Allah olduğuna göre, onları vazifesiz de bırakmamıştır. Bilhassa namaz kılarken, bütün latife ve hislerimiz de hisselerini almaktadır.
İşte insan, ibadeti terk etmekle bütün aza, duygu ve latifelerini âtıl bir vaziyete sokmuş sayılıyor. Böylece kendi nefsine de zulmederek cezaya müstahak hâle gelmesine sebep oluyor. İnsan, bilerek veya bilmeyerek yaptığı bütün bu zulüm ve haksızlıkların cezasını dünyada ve ahirette çekeceği için kendi kendini azabın içine atmış oluyor!
Gottesdienst

Geri Bildirim

Dieses Formular wurde gelöscht oder ist nicht verfügbar.