Dört Bir Yandan Gelen Haberler
Dört bir yandan farklı haberler gelmeye başladı. İşin ilginç yanı, bu haberlerin hepsinin de yeni doğan küçük Muhammed ile ilgili olmasıydı. Çünkü O, insanlığın Son Sultanıydı ve kâinat ağacının en mütekâmil meyvesidir. Varlığın vücut bulmasındaki sebep O olduğu gibi, insanlığın geleceği de O’nun getireceği mesajın muhtevasında yatıyordu. Onun için varlık, O’nun gelişiyle ilgili olduğunu gösteriyor ve değişik yansımalarıyla insanların dikkatini bu kutlu doğuma çekiyordu.
Önce, Kâbe’deki putların o gece baş aşağı yere düştüklerinin haberiyle çalkalandı Mekke… Kimin yaptığını ve niçin böyle bir sonuçla karşılaştıklarını kimse anlayamamıştı. Ardından da farklı yerlerden değişik haberler peşi peşine gelmeye başladı. Her bir haberde, beklenen Nebi’nin gelişine karşılık eşya ve hadiselerin kendi çapında, kendilerine mahsus bir dille “hoş geldin” mesajları gizliydi.
Yeni Bir Yıldız
Bilhassa Yahudi âlimleri arasındaki yaygın anlayışa göre, âhir zaman peygamberinin doğumu yaklaşmıştı ve bu doğumu haber verecek olan yıldız da doğmak üzereydi. Zaten uzun zamandır gökyüzünde adeta bir maytap şenliği başlamıştı; yıldız kaymaları semada sürekli kavsiyeler çiziyordu. Daha önceleri hiç bu kadar yıldız kayması yaşanmamıştı; o geceden sonra da yaşanmayacaktı.
Zira şeytanî düşüncenin haber kaynaklarına yıldızlar kurşun gibi yağıyor, O’na ve O’nunla gelecek hakikatlere zarar vermesinin önüne geçilmiş olunuyordu. O güne kadar Hicaz’da yaygın olarak yapılagelen kâhinlik, bundan sonra vahiyle karıştırılmamak için son bulacak ve kâhinlere gelen haberlerin de önü kesilecekti. Zira O, kâhinleri de kâhinliği de ortadan kaldırmak için geliyordu.
gün Mekke’de, Yahudi bir tüccar vardı. Sabah olunca Kureyş’e şunları soruyordu:
— Ey Kureyş topluluğu! Bu gece sizin aranızda bir çocuk dünyaya geldi mi?
Henüz kimsenin haberi yoktu ve:
— Vallahi haberimiz yok, bilmiyoruz, dediler.
Bir yanlışınız var; gidin, iyice bakın ve söylediklerimi de hıfz edin: Bu gece ümmetin Son Nebisi Ahmed dünyaya geldi. İyi bakın; zira O burada değilse Filistin’dedir. İki omuz küreği arasında, siyah ile sarı arasında tüylerle örtülü risalet mührü vardır.
Mekkeliler, adamın sözlerinden hayrete düşmüşlerdi. Şaşkınlıkla birbirlerine bakıyorlardı; ama henüz böyle bir doğumdan da haberdar değillerdi. Her zaman olduğu gibi bu meclis de dağılmış ve herkes çoluk çocuğunun arasına gitmişti.
Çok geçmeden her biri, o gece Abdulmuttalib’in bir torunu olduğu ve adını da Muhammed koydukları haberini alıyordu. Daha da ilginci, Yahudi bilgenin anlattığı gibi bu çocuğun iki omuz küreği arasında tarif edildiği şekilde bir mührün bulunmasıydı.
Durumdan haberdar olan Yahudi bilgenin yanına geliyorlardı. Onlar:
— Hani sen, bizim aramızda bir çocuğun dünyaya gelişinden bahsetmiştin ya…
Demeden adam telaşla:
— Ben size haber verdikten sonra mı doğdu, önce mi? diye sordu.
— Önce, dediler.
Adam iyice heyecanlanmıştı ve bir an önce kendisini bu çocuğun yanına götürmelerini istedi. Hz. Âmine’nin yanına gelip de küçük Muhammed’in omuz kürekleri arasındaki mührü görünce kendinden geçip bayıldı.
Kendine geldiğinde:
— Yazıklar olsun! Sana neler oluyor? diye çıkıştıklarında teker teker şunları söylemeye başladı:
— Artık nübüvvet meselesi İsrailoğullarının elinden çıkıp gitmiştir. Bu, böyle yazılıdır. Artık peygamberliğin bereketi Araplarındır. Sevinin ey Kureyş! Çünkü O, sizinle birlikte öyle bir güce ulaşacak ki O’nun haberi Doğu ile Batı arasını dolduracak.
Yesrib’de Yaşananlar
Benzeri bir durum da Medine’de yaşanıyordu. O gün için henüz sekiz yaşlarında bir çocuk olan meşhur şair Hassân bin Sâbit, bu heyecanı yıllar sonra şu cümlelerle anlatacaktı:
— Ben o zaman yedi veya sekiz yaşlarında bir çocuktum ve işittiğim her şeyi anlıyordum. Yesrib kalelerinden birinin üzerinde Yahudi bir bilgeyi, yüksek sesle şöyle bağırırken gördüm:
— Ey Yesrib halkı! Ey Yesrib halkı!
Bu telaşa herkes şaşırmıştı. Belli ki çok önemli bir hadise gerçekleşmişti veya büyük bir tehlike geliyordu. Çok geçmeden:
— Ne bu telaşın? Ne oldu sana? diyerek etrafında toplanıverdiler.
Etrafında birikenlere şöyle sesleniyordu:
— Bu gece dünyaya gelen Ahmed’in yıldızı doğdu.
Fars Topraklarındaki Telaş
O gün için iki büyük devletten birisi olan Fars’tan gelen haberler de oldukça ilginçti. Kisrâ saraylarının bulunduğu yer şiddetle sarsılmış ve bu sarayın sağlamlıkta eşine rastlanmayacak kadar dayanıklı olduğuyla iftihar edilen on dört eyvanı yerle bir olmuştu.
Bir gecede, mukaddes olarak bilinen Sâve Gölü’nün suyu çekilmiş ve kuruyuvermişti. Bir de Fars imparatoru o gece rüyasında, Arap atlarının semiz ve güçlü develeri arkasına takıp Dicle’yi geçtiklerini görmüş, oradan da ülkesinin her bir tarafına yayıldıklarına şahit olmuştu.
Endişe ve telaşla sabahlayan kral, sabah olup da tacını giyer giymez olanları vezirleriyle paylaştı ve bunun bir anlamının olduğu üzerinde durarak bütün bunların manasını bilen birisini bulmalarını istedi.
İşte tam bu sırada, İstahrâbad denilen yerde bin senedir hiç sönmeden yanan ve insanların etrafında pervane olup döndükleri ateşin de o gece sönüp tarih olduğu haberi gelivermişti.
Kral, yanındaki birinci adama döndü ve bütün bunların ne anlama geldiğini sordu. Bilge vezir:
— Arapların olduğu yerde büyük bir hadise olduğu anlaşılıyor, diyordu.
Evet, büyük bir hadisenin olduğu anlaşılıyordu; ama bunun ne olduğu henüz belli değildi. Hiç vakit geçirmeden Hîre valisi Nu’mân bin Münzir’e haber göndererek hem konuyu araştırmasını hem de bütün bunların ne anlama geldiğini bilen birisini bulup kendisine getirmesini istiyordu.
Durumun nezaket ve ciddiyetini kavrayan vali de bir başka bilge ve aynı zamanda meşhur kâhin Satîh’in yeğeni olan Abdulmesîh’i, söz konusu bu kâhine göndermiş ve bütün bunların yorumunu dayısından teker teker almasını istemişti.
Nihayet Abdulmesîh, dayısı Satîh’in yanına gelip yaşanılanları anlattı bir bir. Satîh’in ayakta duracak takati yoktu; yaşlanmıştı ve artık son demlerini yaşıyordu. Bunun için Abdulmesîh, bir an önce bütün bunların ne anlama geldiğini öğrenmek istiyordu.
Olup bitenleri dinledikten sonra, birden ciddileşen ve kendini toparlayan Satîh, güçlükle şunları söylemeye başladı:
— Ey Abdulmesîh! Büyük asanın sahibi gönderildi, artık ilahî vahiy hükmünü icra edecek. Semâve Vadisi taşıp Sâve Gölü kuruduğuna ve Farslıların da sönmeyen ateşi söndüğüne göre artık Arap Yarımadası’nda Satîh’e yer yok demektir. Mutlak Hâkim böyle murad buyurdu ve risaletle nübüvvet ipinin iki ucu böylelikle düğümlenmiş oldu. Buralara bundan sonra, çöken eyvanlar sayısınca melikler hâkim olacaktır. İnan, bunların hepsi de olacaktır.
Bu cümleler, Satîh’in son sözleri olmuştu. Âdeta yıllardır bu cümleleri söylemek için zamana direnmişti. Şimdi de vazifesini yapmış olmanın huzuruyla artık dünyaya veda ediyordu.
Sıdk ve Doğruluk
Doğru düşünce, doğru söz, doğru davranış manalarını ihtiva eden sıdk; Hakk’a ulaştıran yolların en sağlamı, sadıklar da bu vuslatın talihli namzetleridir. Sıdk, amelin ruhu ve özü, düşünce istikametinin de en yanıltmaz mihengidir. Peygamberlik, doğruluk yörüngesi üzerinde hareket eder. Peygamberin ağzından çıkan her şey tasdik edalıdır. Çünkü onlar hilâf-ı vâki hiçbir beyanda bulunmazlar.
Efendimiz:
“Size doğruluk yaraşır. Doğruluk insanı iyiliğe, o da cennete çeker, götürür. İnsan, kendini bir kere doğruluğa verip o yola yöneldi mi, hep doğru söyler, doğruyu araştırır. Böylece o insan Allah katında ‘Sıddık’ olarak yazılır. Yalandan sakınınız. Yalan insanı fücura, bataklığa, o da cehenneme ulaştırır. Bir insan, kendini bir kere yalana kaptırdı mı, daima yalan söyler; neticede Allah katında yalancı olarak yazılır.”
Doğruluk, peygamberler şiarı; yalan ise kâfir ve münafık sıfatı. Doğruluk, bugünü ve yarını kucaklayan önemli bir esas; yalan ise zamanın çehresine çalınmış siyah bir leke.
O, hep doğru olarak yaşadığı gibi ümmetine de daima doğruluğu tavsiye etmiştir:
“Bana şu altı şey hakkında tekeffülde bulunun (söz verin), ben de size cenneti tekeffül edeyim:
— Konuştuğunuz zaman doğru konuşun!
— Vadettiğiniz zaman yerine getirin!
— Emanette ‘emin’ olun!
— Apış aranızı koruyun!
— Gözlerinizi harama yumun!
— Ellerinizi haramdan uzak tutun!”
Evet, O hep ok gibi doğru yaşamış, doğruluğu tavsiye buyurmuş ve O kendine has doğrulukla âdeta imkân-vücut arası bir noktaya ulaşmıştı. Öyle bir noktaya ki, onun ötesinde sadece ve sadece Allah sıdkı vardır. Yani Allah Resûlü, doğrulukta da (Necm, 9) ufkunda seyrediyordu. Evet, O bir yönüyle imkân dairesindeydi; ancak bir başka yönüyle imkân âlemini aşmıştı. O, bize de aynı tavsiyede bulunmakta ve “Doğru söylemeye söz verin, hayatınıza yalan karıştırmayın; ben de size cenneti söz vereyim” demektedir.
Kaynak: Efendimiz Reşit Haylamaz